Koronavirüs salgını sürecinde, salgının yayılma hızını azaltmak adına hükümetlerin ve özel şirketlerin işbirliği ile geliştirdiği takip odaklı uygulamalar kişisel verilerin ihlali yönünde tartışma yaratıyor. ABD’de temas izleme yoluyla hastalığa yakalanma oranlarını düşürmeyi ve yakalanan kişilerin kendilerini izole etmesini hedefleyen Google ve Apple işbirliği, Çin’de  sosyal medya platformları aracılığıyla hastalığa yakalanan kişilerin çevresinde bulunan kişiler tarafından hastalık bildirimi yapılmasını destekleyen uygulamalar ve her adımınızı takip eden sistemler her ne kadar hastalığın yayılmasını önlemek için büyük adımlar olsa da, sonrasında bu kişisel verilerin hangi alanlar için kullanılacağı, yanıtı henüz verilemeyen sorular arasında yer alıyor. Bu duruma bağlı olarak, koronavirüs salgınında alınan yapay zeka destekli çözümler, Jeremy Bentham’ın 16.yüzyılda geliştirdiği Panoptikon hapishane modelini anımsatıyor. Bentham’ın Panoptikon hapishane modeli, hem bir gözetleyicinin sayıca çok olan mahkumu gözetlemesi bağlamında hem de verdiği “gözetlenme” hissinin yarattığı kontrol mekanizması ile koronavirüs salgınında takip ve önlem odaklı alınan yapay zeka destekli önlemlere benzerlik gösteriyor. Hatta Bentham’da gözetleyici ve gözetlenenin dahil olduğu fiziksel sınırlar bugünün şartlarında ortadan kalkıyor ve sınırları belirsiz bir alana yayılıyor. Gözetleme sistemlerinin yoğunlukla kullanıldığı Çin’de kişisel veriler bağlamında endişeler yükselirken, sağlık ve mahremiyet arasındaki sınır belirsizleşiyor.

Çin, virüsün yayılımını önlemek için yapay zeka sistemlerini hızlıca entegre eden ülkeler arasında öne çıkıyor. Çin Hükümeti’nin gözetim sistemi, ateşi olan ve virüs taşıma olasılığı yüksek kişileri tespit edebilmek için SenseTime’ın yüz tanıma ve sıcaklık algılama yazılımını kullanıyor. Bu dönemde, gözetimi ve denetimi oldukça sıkılaştıran Çin Hükümeti’nin aldığı kararlara göre; birinin dairesine girebilmek için adınızı, kimlik numaranızı, vücut sıcaklık derecenizi ve yakın seyahat geçmişinizi paylaşmanız gerekiyor. Telekomünikasyon operatörleri kullanıcıların hareketlerini takip ederken; WeChat, Weibo gibi sosyal medya platformları da kullanıcıların koronavirüs taşıma ihtimali olan kişileri bildirmeleri için bir acil destek hattı açtı ve hatta bildirim yapan kullanıcılara çeşitli ödüller sunuyor. Çin Hükümeti ve özel şirketler bu “olağandışı durumda” denetim ve gözetlemeyi “olağandışı bir biçimde” oldukça üst seviyeye çıkararak adeta vatandaşların her adımını yakından takip ediyor. Lily Kuo’nun aktardığına göre “Uzmanlar Aralık ayında Wuhan’da ortaya çıkan virüsün, özellikle de kişisel veri yönetiminde katı yasalar olmadığı göz önünde bulundurulduğunda, yetkililere vatandaşları izlemek için kişisel verilerin toplanmasını hızlandırma konusunda bahane yarattığını öne sürüyorlar.”

ABD’de ise Google ve Apple salgının yayılımını önlemek için güçlerini birleştirerek “temas izlemesi” (contact tracing) yoluyla yayılım hızını azaltmayı ve virüse yakalanma riskine sahip olan kişilere önceden bilgi vermeyi hedefliyor. Geliştirilen yazılım kapsamında 3 milyardan fazla kişinin işletim sistemi ve telefonları kullanılarak, temasa geçen kişiler arasında koronavirüs riskinin bulunup bulunmadığı tespit ediliyor. Birçok ülke salgın yayılımı ile ilgili temas izleme ya da hastalık bildirimi yapma gibi alanlarda yeni uygulamalar geliştirse de, bu uygulamaların salgının kontrolü için ne kadar etkili olup olamayacağı bilinemiyor. Dolayısıyla, hastalık endişesi ve korkusu ile paylaşılan kişisel veriler ile kullanılan takip sistemleri kullanıcıların hangi kazanım için gizlilik gibi oldukça kritik bir alanda fedakarlık yaptıkları konusunda belirsizlik oluşturuyor.

Sağlık ve mahremiyet arasındaki ikilik, temas izleme ve diğer veri toplama yöntemlerinin kullanımı ile azınlıklar ve dezavantajlı gruplar için risk faktörünü daha çok artırıyor. Salgın sürecinde fiziksel görüntümüz, yaşımız, sağlık durumumuz, kronik hastalıklarımız, konumumuz ve görüştüğümüz kişiler gibi oldukça kişisel bilgilerin paylaşılması ve ardından bu bilgilerin salgına yakalanma riskimizi ölçmek ve takip etmek için etiketlenmesi varolan sosyo-ekonomik eşitsizlikleri sürdürme riski barındırıyor. Banka ve sigorta şirketlerinin bireyleri ölçmek için kullandığı sınıflandırma teknikleri nasıl bir ayrıştırma yaratıyorsa, pandemi sürecinde de aynı sınıflandırma yoluyla toplumsal eşitsizliklerin sürdürülme veya sürdürülmesi için veri oluşturma riski yüksek.  Veena Dubal’a göre “Gözetim pandemiyi hafifletme potansiyeline sahip olsa da aynı zamanda geniş, küresel ölçekte anti-demokratik, ayrımcı uygulamalar ve yapılar üretme konusunda gerçek bir potansiyele sahip. Bir teknoloji oluşturulduktan ve veri toplandıktan sonra, başlangıçta amaçlananın ötesinde birçok amaç için kullanılabilir. Dolayısıyla, “toplanılan veriler nasıl saklanacak? Ne zaman imha edilecek? Ve bu veriler başka hangi alanlarda, nasıl kullanılacak?”.

Salgının yayılım hızını azaltmak için toplumsal ölçekte takip ve kontrol mekanizmaları geliştirmek salgının üstesinden gelmek için şimdilik faydalı görünen bir yöntem olsa da, kişiler için kazanımları ve kayıpları konusunda belirsizlik hakim. Pandemiye karşı duyulan endişe ile birlikte hayata geçirilen bu yeni uygulamalar,  salgının kontrolüne yardımcı olmada ne kadar etkili olacakları sorusunu yanıtsız bırakırken, vatandaşlar için de büyük bir gizlilik ihlali yaratıyor. Bu teknolojileri üreten şirketlerin ve uygulamaya alan hükümetlerin, kişisel verilerin gizliliği hakkını göz önünde bulundurarak ve verilerin “sorumlu” kullanımını garanti ederek kullanmaları gerekliliği kaçınılmaz. Bu noktada, yapay zeka şirketlerine sormamız gereken sorular şunlar oluyor: Kişisel gizliliğimizden somut olarak hangi kazanımları sağlamak adına fedakarlık yapıyoruz ve pandemi sonrası süreçte verilerimiz tam olarak hangi amaçlar ve uygulamalar için kullanılacak?